Daily Writings

ÇOK OKUYAN MI, ÇOK GEZEN Mİ?

BİR KİTAP VE BİR KÜLTÜR TURU İLE ZAMAN TÜNELİNDE TÜRKİYENİN GEÇMİŞİNE YOLCULUK!

İstanbul’un taşı toprağı altın derler. Bu beş sözcükten oluşan bir cümlenin anlamı, dinleyenin algı ve bilgi dağarcığına bağlıdır. Kent sosyololoğu veya iktisatçı, kentleşme ve sanayileşme ile birlikte insanların, daha çeşitli ve çok alanda iş bulma, kazanç elde etme imkanları bağlamında bu ifadeyi kabul edebilir. Ama İstanbul’un gerçekten taşı toprağı altınla ölçülmeye kalkılsa kaç para eder?  Politik iktisatta “fiyat” ile “değer” her zaman aynı anlama gelmeyebilir. Dört İmparatorluğa başkentlik etmiş, yüzyıllarca dünyanın en önemli kentlerinden biri olmuş İstanbul'a paha biçebilir misiniz? Değil İstanbul, sadece Ayasofya ya da Süleymaniye Camiinin “değerini”, hangi "emek değer" ya da "fayda değer teorisi" ile ölçebilirsiniz?  Dünyada toplam altın miktarı 53 bin ton (8 trilyon dolar). Sizce bu eserin her biri kaç altın, kaç ABD doları eder?  Ayasofya Cami 1874 yıllık, Süleymaniye Cami 467 yıllık (ilkinin iki bin yıllık olması için sadece 26 yıl, ikincisinin ise beş yüz yıllık olması için 33 yıl var) tarihleri ve biriciklikleri (unique) ile maddi olarak (para ile) ölçülemeyecek zenginliklerimizdir.  

Ölçeği büyütürsek, ülkemizin, Anadolu’nun, insanlığın, uygarlığın ilk ortaya çıktığı, buradan doğuya, batıya güneye yayıldığını, bu topraklar üzerinde hangi medeniyetler kurulduğunu ve yaşadığını düşündüğünüzde aklınız tutulup, başınız dönmez mi? Diyeceğim, bu ülkenin neresine bir kazma vursanız altından katman katman tarih, medeniyetler ve arkeolojik eserler fışkırıyor. Bence bazı ülkelerin zenginliği topraklarından çıkan petrole dayanırken, ülkemizin zenginliği topraklarında bulunan katman katman kültürden kaynaklanıyor. Çocuklarımıza, gençlerimize bunu anlatıp öğretebilsek, Uygarlık Tarihi dersini üniversiteleri beklemeden ilk, orta öğretim düzeyinde, çevre ve sürdürülebilirlik bilinci ile birlikte verebilsek, tarihimize ve ülkemize olan sorumluluğumuzu belki bir nebze yerine getirmiş olabiliriz.

Her yaz olduğu gibi insanlar bu yaz da, hangi meslekte olursa olsun yaz tatillerinde ya yarım kalmış bir işini tamamlamaya, ya sonbaharda planladığı bir işi için hazırlık yapmaya çalışırken, bir yandan da fırsat buldukça (yeni kitaplar okuyarak, deniz, doğa, kültür gezileri vs. yaparak) kafa ve bedenlerini  yenilemeye, tazelemeye çalışacaklar. Bu girizgâhı, bu sıralar okuduğum bir kitapla, takip ettiğim bir derginin bu yaz düzenlediği bir kültür turunun aynı konuya tekabül etmesinden, kitap ve gezinin ortak coğrafyasından söz etmek için yaptım.

İktisadi Coğrafya dersimde kullandığım kitapta (ki bunu bazı sosyal bilimcilere de genişletebiliriz), insan ya da toplumlar arasında eşitsizliğin kapitalist üretim sisteminden kaynaklandığı savunulur. Kitabı kullanmaya başladığımdan beri öğrencilerime bunun yanlış olduğunu hep vurgularım: Bunu ancak tarih bilinci olmayan biri savunabilir.  Kapitalizm gibi, kapitalizm-öncesi tüm tarih de “iktisadi gelişme ve gelir bölüşümü eşitsizliği tarihi” olarak rahatlıkla ifade edilebilir.

Bu bağlamda, Adam Smith’in “niçin bazı toplumlar daha zenginken, diğerleri yoksuldur?” sorusu, iktisadın ayrı bir araştırma alanı olarak doğmasına yol açtığı gibi, günümüze kadar hiç güncelliğini kaybetmeden iktisatçıları yeni çalışmalara teşvik etmektedir. İktisatçılar iş bölümü, serbest girişim, eğitim-beşerî sermaye, teknolojik yenilikler, kurumlar, kültür ve din gibi   faktörlerin altını çizerlerken, büyük ölçüde bu sorunu 1500-1750 yıllarına tekabül eden Merkantilist (sömürgecilik) dönem(in)den itibaren tartışırlar; nadiren “dinamik iktisadi gelişme” kavramı bağlamında 1200-1300’lere uzanan çalışmalar vardır.

Ancak tarihçiler ve antropologlar sorunun kökenini, medeniyetin doğuşuna, insanların, Neolitik ve Tunç Çağı'nda avcı-toplayıcılıktan, tarım üretimine geçen, bazı hayvanları evcilleştiren, yerleşik düzene geçerek organize yerleşim-yerleri ya da toplumsal düzenler (devletler)) yarattıkları dönem ve coğrafyalara kadar geri götürürler. Bu konuda önemli bir çalışma, UCLA tarih ve biyocoğrafya Profesörü Jared Diamond’ın 1997’de yayımladığı (dilimize 2002’de tercüme edilen) Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabı.

Diamond’ın kitabı yazmasına da yol açan, Yeni Gineli bir yerlinin Diamond’a sorduğu soru, Adam Smith’in sorusu ile aynı: Batılıların “kargo”su (ürettikleri mal miktar ve çeşitliliği) çokken, Yeni Gineli yerlilerinin “kargo”su neden çok az?  Diamond bu soruyu yanıtlamak için medeniyetin kuruluş yıllarına kadar geri giderken, konunun alanını da genişletir: Tarım ve hayvancılığın insan yaşamındaki rolü, kentlerin, devletlerin oluşumu, mikropların ve neden oldukları hastalıklar, insanların (bilgi ve lisanları yanında, tarımsal ürünleri, evcil hayvanları ve onların mikropları ile birlikte) göçleri, yazının hangi ihtiyaç nedeni ile ortaya çıktığı, teknolojinin (çelik, barut, sanayi devrimi) kullanımının yarattığı (başta fetih olmak üzere) üstünlükler, sorunun yanıtının önemli ögeleri. Aslında Diamond, İbn-i Haldun’ın “coğrafya kaderdir” tezini de bir şekilde destekliyor.

Kitabın bizim için önemli yanı, insan medeniyetinin MÖ 13000’lerde tarihçi, antropolog ya da arkeologların “bereketli hilal” olarak adlandırdıkları, Anadolu’dan Suriye ve Lübnan’a kadar uzanan coğrafi bölgede doğduğudur. Bu anlamda Çatalhöyük, Göbeklitepe, Karahantepe, Boncuklu Tarla gibi arkeolojik keşifler Anadolu’nun insan uygarlığının çok önemli bir kavşak noktası olduğunu göstermektedir. Bu arkeolojik keşiflerin en önce bulunanı, Çatalhöyük’ün bugüne kadar ancak %10’ununun ortaya çıkarılmış olması bile, topraklarımızın altında daha nice arkeolojik zenginliklerinin yattığının anlaşılması için yeter. Araştırmalar gösteriyor ki, insanın varlığını sürdürmesinde kilit rol oynayan buğday, arpa, nohut, bezelye gibi tahıl ya da bakliyat ilk Anadolu’da evcilleştirilip üretilmiş, koyun, inek, at ve köpek gibi hayvanlar yine ilk bu coğrafyada evcilleştirilmiş ve buradan batıda Avrupa’ya, doğuda Hindistan’a, güneyde Mısır ve Afrika’ya yayılmıştır.

Kitabın güzel yanı, Jared Diamond’ın kitabın Türkçe baskısı (2022, Pegasus Yayınları) için uzunca bir önsöz yazması. Kısaca, okumayanlar için hem medeniyetin gelişim tarihini hem de Anadolu topraklarının bu gelişim sürecindeki rolünün ne kadar önemli olduğunu anlamak için iyi bir kitap önerisi olduğunu düşünüyorum. Kitaba vakit ayıramayacak olanlar youtube’dan National Gepgraphy’nin hazırladığı belgeseli de izleyebilir!

Kültür turu/tatili için önerim de yine bu kitapta sözü edilen medeniyetlerin kavşağı, dönüm noktası olarak adlandırılan NewScientist dergisinin gezi programı: Anadolu’nun Neolitik, Bronz Çağına ilişkin bir yolculuk! Dergi bu yaz insanın atalarının yaşamını keşfetmeye yönelik bu tur dışında iki tur daha düzenliyor: İlki, İngiltere’de Salisbury Ovası'ndaki antik dikili taş grubu (Stonehenge) gezisi (geçen hafta çevreciler üzerine boya sıkarak çevre sorununa katkıda bulundular. Anlaşılır gibi değil!), ikincisi, Kuzey İspanya’daki Antik Mağaralar gezisi. Doğaldır ki, NewSceintist’in gezisine katılmak zorunda değiliz. Ama derginin abonesi değilseniz web sitesini okuma dışsallığından yararlanabilirisiniz. Gezi turunun şeması bile verilmiş. Siz kendiniz bu turu yapabilirsiniz; ya da Türk turizm şirketleri ile bir seferde olmasa da iki ya da üç kerede turu tamamlayabilirsiniz.

Kitap ve gezi sonrasında kendinizi çok daha zengin hissedecek, Türkiye topraklarının insan medeniyetinin gelişiminde ne kadar önemli olduğunu bireysel olarak anlayacaksınız.  Altı ile, üstü ile bu ülkenin en küçük toprak parçasını bile koruma ve ona değer katmanın bu ülke insanlarına coğrafyanın yüklediği onurlu bir sorumluluk olduğunun ayırdına varacaksınız.

Bir soru ile bağlayayım: Çok okuyan mı, çok gezen mi bilir? Çocukluğumuzun münazara (!) konularını andıran bu soru aslında kolayca yanıtlanabilecek sorulardan değildir. İnsanı diğer canlılardan ayıran, düşünebilme/aklını kullanabilme, gözlem yapabilme ve bunu tecrübe ya da bilgiye dönüştürebilme yetisidir. Burada akıl ve gözlemin birbirine üstün ya da öncel olup olmadığı anlamsız bir felsefi sorundur. Bu anlamda, insanın ya da toplumların yaşama, varlığını sürdürme, (bilimsel ya da değil) bilgi üretme ve sermaye birikimi gibi çok sayıda uğraşıları; özünde insanın, akıl ve gözlem tecrübeleri (başka yolu yok çünkü) ile ortaya koydukları karmaşık bir sosyal ilişki ve süreçler ağını ifade eder. Bir başka ifade ile, uygarlık tarihi, toplumların zaman (tarih) ve mekân (coğrafya) boyutları ile dinamik ve eşitsiz bir gelişme öyküsüdür.  

Turan Yay

Farkında mısın tüm bunlar otomatik tamamlama uygulamalarının cümlelerimizi bitirmesine izin vermemizle başladı.

Yapay Zekâ Devrimi, Kapitalizm ve Geleceği: Karl Marx Bu Kez Haklı Olabilir mi?

Turan Yay

"Marx'ın söylediğinin aksine, sanayi devrimi sırasında insanoğlu metaforik de olsa kendi emeğine yabancılaşmamıştır. Ancak şimdilerde dijital-teknolojik alanda hızlı gelişmeler nedeniyle insanoğlu gerçekten emeğinin ve beyninin (yapay-zekâlı robotlar) ürününe yabancılaşup onun kölesi haline gelebilir mi? Marx bu kez haklı olabilir mi?

Kapitalizm hakkında önemli fikirler ileri sürmüş felsefeci ya da iktisatçıların görüşlerinin gücü, tekrar tekrar gündeme gelmeleri olsa gerek.

Son zamanlarda Karl Marx'ın fikirlerine olan ilginin yeniden arttığını görüyoruz. Marian L. Tupy[1] tarafından yazılan linki aşağıda yer alan makalede, tarihsel kanıtların Marx'ın görüşlerine meydan okuduğu öne sürülüyor. Yazı, "piyasa, Marx'ın başarmaya çalıştığı şeyi başardı- üretimde gerekli emek zaman miktarını azalttı" ve "Marx'ın yaşamı boyunca, ortalama İngiliz vatandaşının serveti üç kat arttı" diyor. Genel olarak Endüstri 4.0 olarak adlandırılan içinde yaşadığımız teknolojik devrim ve dünya çapında artan gelir eşitsizliği göz önüne alındığında, Marx'ın tezlerini yeniden gözden geçirmekte yarar olabilir mi?

Adam Smith, bir ülkenin zenginliğinin kaynağının ve göstergesinin emeğin ürettiği mal ve hizmetlerin miktarı ve iş bölümü olduğunu savunarak ayrı bir sosyal bilim olarak ekonominin temellerini atmıştır. Karl Marx, üretim ve teknolojik gelişmenin bir ülkenin zenginliğini artırabileceğini vurgulayarak bu fikri geliştirdi. Kapitalizmin, üretim sürecinde ortaya çıkan ve piyasa sürecine yayılan eşitsiz gelir dağılımını nedeniyle sürdürülemez olduğunu ileri sürdü. Bu tez doğru ama eksik ve çözümü yanlıştı: Eşitsiz gelir dağılımının sürdürülemezlik ve yoksullaştırıcı etkileri, kapitalizm de dahil hemen her düzen için geçerlidir. Eşit olmayan gelir dağılımı sorununun işçi sınıfı devrimiyle çözülmesi de (sınıfsız toplum)  somut tarihin yanlışladığı bir öngörüydü.

John M. Keynes, Marx'ın tezini yineleyerek, piyasanın ne toplam arz-toplam talep dengesini ne de eşit gelir dağılımı problemlerini çözemeyeceğini savundu. Keynes, devletin her iki sorunu da çözebilirdi! Kısa dönemde haklı da çıktı. Ancak kamu sektörünün teknolojik yenilikleri takip etme ve uyum sağlama süreci zayıftı; demokratik seçim süreci de sömürüye açıktı (politikacı-seçmen çıkar birliği).

Joseph A. Schumpeter haklı olarak kapitalizmin dinamizminin teknolojik yeniliklere ve bunları ekonomiye kazandıran enerjik girişimcilere dayandığını vurguladı. Ancak artan zenginliğin otomatik olarak demokrasiyi ve ardından sosyalizmi getireceği öngörüsü romantik ve yanlıştı.

Öte yandan “piyasa, Marx'ın söylediğini, yani devrime gerek kalmadan daha az emek kullanılarak daha fazla üretim/gelir yaratmayı başardı” görüşünü de kısaca sorgulamak gerekir. İlki, piyasadan ne anlaşılması gerektiği sorusu önemli. Reel dünyada aslında mal ve hizmet üreten piyasa değil, firma ya da organizasyonlardır. Piyasa, merkezi-olmayan (ademi-merkezi) bir düzen olarak üreticiler ve tüketiciler arasındaki en etkin bilgi aktarım mekanizmasıdır. Ancak, piyasa kurumsal çerçevesi olmaksızın var olmamış, olamayacak bir düzendir.  Bu anlamda kapitalizmin iktisadi ve toplumsal bir sistem olarak tarihsel gelişimi, piyasanın yanı sıra belirli kurumların varlığı ile mümkün olmuştur: özel mülkiyet, hukukun üstünlüğü, serbest girişim, ücretli emek, teknolojik yenilikleri gerçekleştiren kurumlar, kırılgan ama vazgeçilmez mali piyasalar ve bunların yönetişimi için gerekli ortamı sağlayan devlet.   

Bu çerçevede yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği biterken piyasaya indirgenemeyecek bir ekonomik ve toplumsal sistem olarak kapitalizm, iki önemli zorlukla karşı karşıyadır.

İlki, iktisadı sadece insan-doğa ilişkilerine indirgediği için iktisatçıların yıllarca eleştirdiği yerleşik iktisadın (her birey ve her toplum için değişmez bir olgu olan) kıtlık konusuyla ilgilidir. Yerleşik iktisadı insan-insan ilişkilerini (insanın insan tarafından sömürülmesini) görmezden geldiği için eleştirirken, içinde yaşadığımız tüm doğayı nasıl sömürdüğümüzün (bir anlamda dünyanın üretim olanaklarının sınırına vardığımızın) farkına daha yeni yeni varıyoruz. Başka bir deyişle, Birleşmiş Milletler'in Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerini çözmek/gerçekleştirmek, tüm insanlığın dünya çapındaki en kritik sorunlarından biridir. Ayrıca, sorunun ortaya çıkmasına katkıda bulunan uluslar ile bu sorunların ağırlığını taşıyan (ve taşıyacak) ülkeler arasında önemli eşitsizlikler bulunmaktadır. Dolayısıyla, uluslararası kamusal mallara tipik bir örnek olan bu sorunun çözümü, tüm ülkelerin kolektif bir akıl geliştirmesini ve doğayla uyumlu bir yaşam (ekonomi) çerçevesi oluşturmasını gerektirmektedir.

İkinci güncel sorun, Endüstri 4.0 olarak adlandırılan teknolojik yeniliklerin neden olduğu belirsizliktir. Nesnelerin İnterneti, büyük veri, veri analitiği, makine öğrenimi, robotik ve yapay zekâ gibi yenilikler, firmalar içindeki ve arasındaki insan ilişkilerinde ve toplumdaki (küreselleşme ile artan) gelir dağılımı probleminde daha da önemli artışlara yol açacaktır. Üstelik bu gelişmeler sadece ekonomik düzeyde  sanayi ve firmaların iş-yapma biçimleri ile sınırlı kalmayıp,  insan uğraşılarının ve yaşamının hemen her alanına (bilim, eğitim, tıp…) yayılmaktadır. Ayrıca, bu dijital veya bilgi devrimine ilişkin medyadaki (lehte ve aleyhte) yoğun bilgi bombardımanının yarattığı belirsiz ve bulutlu ortam, öngörülebilirliği daha da zorlaştırmaktadır.

Bu dönemin iyimser/romantik Schumpeter'in dediği gibi "yaratıcı yıkım süreci" ile daha yüksek bir gelir düzeyinde yeni bir aşamaya evrilip evrilemeyeceği şimdilik soru işareti. İkinci bir soru işareti ise, kapitalizmin geleceği konusunda karamsar olan Marx'ın öngörüsüdür: Marx'ın söylediğinin aksine, sanayi devriminde insanoğlu metaforik de olsa kendi emeğine yabancılaşmamıştır. Ancak dijital-teknolojik gelişmeler karşısında [şimdi moda rekabet, platform rekabeti: ChatGPT mi? Google-Bard mı? Bing Chat mi? Ya da neye ihtiyacınız olduğunu söyleyin (çözmek, yazmak, çizmek, resim, kod, müzik, video) ona göre en az en iyi üçünü verelim], insan gerçekten emek ve beyin gücünün ürününe (yapay-zekâlı robotlar) yabancılaşıp, köle haline gelebilir mi ve Marx haklı çıkabilir mi? Bu soru literatürde ciddi olarak tartışılmaktadır.

Son yıllarda yapılan ampirik çalışmalar, teknolojik yeniliklerin gelir dağılımını küreselleşmeden daha fazla bozduğunu ve sürdürülemez bir büyüme patikası oluşturduğunu göstermektedir. Bu ampirik araştırmalara dayanarak, içinde yaşadığımız dijital teknoloji devrimi ile ülkeler arasındaki ve tekil ülkelerde farklı sosyal kesimler arasındaki gelir dağılımının daha da bozulacağını söyleyebiliriz. Bu durumda, özellikle gelişmekte olan ülkelerin (ve de Türkiye’nin) başarısı, beşerî sermaye (eğitim) ve teknolojik yeniliklere dayalı bir endüstriyel dönüşümü hedefleyen kapsayıcı bir iktisadi gelişme stratejisi ortaya koyabilmelerine ve uygulayabilmelerine bağlı olacaktır.



1.       [1] Marian L. Tupy.( https://www.humanprogress.org/free-enterprise-has-achieved-what-karl-marx-always-wanted/